Türk sinemasının usta oyuncularından merhum Kemal Sunal’ın annesi Saime Sunal dün sabah vefat etti. Çoğumuzun Hababam Sınıfı filmlerinde canlandırdığı ‘İnek Şaban’ tiplemesiyle tanıdığı Kemal Sunal kimdir? Usta oyuncunun başarılarla dolu yaşam hikayesinde merak edilenleri sizler için bir araya getirdik. İşte detaylar…
Kemal Sunal, 11 Kasım 1944 tarihinde Türkiye'nin Malatya ilinde doğdu. Ailenin üç çocuğunun en büyüğüydü. Annesi ev hanımı, babası Mustafa Sunal Migros'ta işçiydi.
Fizik olarak babasına çok benziyordu. Sunal, çocukluk yıllarını Küçükpazar'da geçirdi. Çekingen biri olan Sunal, bazen dış düya ile irtibatını kesiyordu.
İlkokula başladığı gün, okula annesi ile beraber gitti. Annesi o gün sınıftaki bütün çocukların ağladığını ancak Kemal Sunal'ın hiçbir şey söylemeden yanında durduğunu söyledi.
Ortaokul yıllarında efendi ve utangaç bir insan olarak tanınınsa da lisede çekingenliğinden kurtuldu. Ortaokulu bitirdikten sonra Vefa Lisesi'ne yazıldı.
Lisede, ortaokul yıllarının aksine neşeli biri olarak tanındı. Arkadaşları ile birlikte haylazlık yapmaktan çekinmedi. Yine de sınıf başkanı olduğu için sorumluluk alan Kemal Sunal, bu sayede arkadaşları gibi zıvanadan çıkmadı.
Öğretmenlerine karşı daha saygılı ve mesafeliydi. Ama muzipliğe karşı olmadı. Tiyatrocu olmak istediği için okulda müsamereler düzenledi.
Tiyatroya olan ilgisi Felsefe öğretmeni Belkıs Bakır'ın dikkatini çekti. Bakır, Kemal Sunal'a onu bu profesyonel oyunculuğa başlamasını sağlayacak kişiler ile tanıştırabileceğini söyledi.
Ancak babası Mustafa Sunal, oğlunun tiyatrocu olma isteğine başlangıçta karşı çıktı. Belkis Bakır bir süre sonra Mustafa Sunal'ı ikna etti.
Neticede babası, Kemal Sunal'a tiyatrocu olması için izin verince, Belkis Bakır onu Kenter Tiyatrosuna götürdü ve Müşfik Kenter ile anlaştı. Sunal'ın yer aldığı ilk tiyatro oyunu Deli İbrahim'di. Bu oyunda cellatın yardımcısını oynadı.
Sunal'ın hiçbir diyaloğu olmamasına rağmen seyirci ona yine de gülüyordu. En başta Kemal Sunal ve Müşfik Kenter bu duruma pek anlam veremedi. Kenter Tiyatrosu'nda fazla kalmadı.
Pendik Tiyatrosu'nun kurulacağını haber alınca oraya gitti. Uzun yıllar arkadaşlık yapacağı Bülent Kayabaş ile burada tanıştı. İkisi de oldukça fakirdi. Bazen pazardan domates çalmak zorunda kalıyorlardı. Pendik Tiyatrosu'ndaki gösteriye de fazla ilgi gösterilmeyince tiyatro kapatıldı.
Ardından Kemal Sunal, Ayfer Feray ve Ulvi Uraz, Devekuşu Kabare Tiyaroları'nda yer almaya başladı. Devekuşu Kabare tarafından sahnelenen Dün Bugün adlı oyunu izleyen Münir Özkul, Kemal Sunal'ın oyunundan etkilenip yanında Ertem Eğilmez'e "Bak Ertem, dikkat bu çocuğa, iş var bunda" dedi.
Özkul'un tavsiyesini dikkatede alıp kendi yöneteceği Tatlı Dillim adlı sinema filminin oyuncu kadrosuna aldı. Acemi birliğini Ankara Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu`nda, 1981 yılında Ankara'da KKK Armoni mızıkasında vatani görevini yaptı. Sanat hayatı, "Zoraki Tabip" adlı tiyatro oyunuyla başladı. 1 yıl kadar Kenterler Tiyatrosu'nda çalıştıktan sonra Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nda görev aldı.
1973 yılında Ertem Eğilmez'in yönettiği Tatlı Dillim filmiyle sinemaya adımını attı ve kalabalık kadrolu filmlerde rol almaya başladı. İnek Şaban, Süt kardeşler, Çöpçüler Kralı, Davaro ve Sakar Şakir Filmlerinde canlandırdığı karakterler sayesinde 7'den 70'e herkesin sevgisini kazanarak unutulmaz bir sanatçı olmuştur. Kemal Sunal, peşpeşe çevirdiği filmlerle ticari açıdan büyük başarı kazandı.
Filmlerde çoğu zaman saf, şanslı ama iyi yürekli karakterlerin rollerine girdi.1974 yılında evlendi. Ali Sunal ve Ezo Sunal adlarında, biri erkek diğeri kız iki çocuğu oldu.
1977'de Antalya Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü aldı.12 Eylül öncesi dönemde yarım bıraktığı üniversiteyi, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü'nden mezun olarak 1995 yılında bitirdi ve yüksek lisans yapmaya başladı.
Yüksek Lisans tezi komedyen kimliği ile Kemal Sunal'ın ve filmlerinin incelenmesidir. Yüksek lisans tezi 2005 yılında ailesi tarafından "TV ve Sinemada Kemal Sunal Güldürüsü" ismi ile kitap haline getirilip yayınlanmıştır.
Hayatı boyunca toplam 82 filmde rol aldı. 3 Temmuz 2000 tarihinde Balalayka adlı filmin çekimlerine başlamak için Trabzon'a gitmek üzere bindiği uçakta kalkıştan hemen önce geçirdiği kalp krizi nedeni ile hayatını kaybetti.
7 Mayıs 1922 yılında Johsontown/Pensilvanya'da doğdu.
Foto muhabiriydi.. 7 Mayıs 1922 yılında Johsontown/Pensilvanya'da doğdu. İkinci Dünya Savaşı'nda çektiği fotoğraflar ile ödüller kazandı. Bunlardan birini 1 Aralık 1943'te çekti: Bu, Stalin, Roosevelt ve
İki sebepten ötürü; Birinci sebep, Pulitzer ödülünü almış olması. İkinci sebep ise çektiği bir fotoğraf ile hayatının son bulmuş olması.
Carter'in dünya çapında tanınmasını ve ona Pulitzer ödülü kazanmasını sağlayan fotoğrafı belki birçoğumuz daha önce görmüş olabilirsiniz.Fakat bu fotoğraf hakkında bilgisi olmayanlar için bir yandan böyle bir yazı yazmak isterken diğer yandan da böyle durumda kalırsak, ne yapardık sorusuna empati yaparak cevap aramak istedim.
Kevin Carter, 13 Eylül 1960'da Güney Afrika, Jonannesburg'da doğmuş. Fotoğrafçılık kariyerinin büyük bir bölümünü ırkçı Apartheid rejiminde geçiren fotoğrafçı, yaşadığı coğrafyanın acımasız vahşetini görüntüleyen ve ''Vahşettin Paparazzisi'' denilen ''Bang Bang'' adlı kulübünün öncülerindendir. Ve eğer Google arama motorunun '' Görseller'' kısmına Kevin Carter yazarsanız, yakılan insan vb. vahşet fotograflarını görebilirsiniz maalesef.
1994 yılında Sudan'daki Birleşmiş Milletler kampına sürünerek ulaşmaya çalışan ve açlıktan ölmek üzere olan bir kız çocugunun ve arkasında bekleyen akbabanın fotoğrafını çekmiş olan Carter, bu fotoğrafı ile '' Pulitzer'' ödülünü kazanmıştır. Bu fotoğrafı çektikten sonra olay yerini terk ederken çocuğa yardım etmemiştir. Daha sonra bu çocuğun akibeti hakkında net bir bilgi olmamasına rağmen, Carter yoğun eleştirilere maruz kalmış ve kendisinin yardım görevlisi olmadığını, profesyonel bir fotoğrafçı olduğunu söyleyerek savunma yapmıştır. Çektiği bu fotoğraf sayesinde şöhrete kavuşan fotoğrafçı yardım kuruluşlarını büyük miktarda maddi kaynak sağlamasında faydalı olmuş fakat aynı
faydayı kendisi için sağlayamamış ve 27 Temmuz 1994' de Johannesburg banliyösunda ,park halindeki kamyonetinin içine egzoz gazı basarak intihar etmiştir. Öldüğü zaman yanında çevresindeki insanlara yazılmış çok sayıda mektup bulunmuştur.
Evet işte yaşanmış bir hikaye! Siz olsaydınız ne yapardınız? Aslında o dönemde gazetecilere, bulaşıcı hastalıklar sebebiyle insanlara dokunmamaları için özellikle uyarıldığı bilgisini de dikkate almak gerekir tabi ki. Diğer yandan, gerçekten yardım etmek istese, o çocuğa dokunmaksızın yapabileceği bir şeyler vardı elbette.
HAYATI
Anne ve babası; Katolik ve liberaldi. Beyazların oturduğu orta sınıf mahallede büyüdü. Siyahların “ırkçı beyaz devlet” tarafından nasıl baskılara maruz kaldığına tanıklık etti. Eczacı olmak istiyordu. Okumak istemediğine karar verdi ve askere gitti. Hava Kuvvetleri'nde dört yıl görev yaptı. 1980 yılında bir siyah garsonun barda askerler tarafından tartaklanmasında garson lehine tanıklık yaptı. “David” adlı radyoda çalışırken, 20 Mayıs 1983'te Church Street'te 19 kişinin ölümü ve 217 kişinin yaralanmasına neden olan bombalı saldırıdan sonra gazeteci olmaya karar
Umduğu gibi olmadı; Johannesburg Stargazetesinde spor fotoğrafçısı olarak işe başladı. Hırslıydı; spor dışında ırkçı apartheid vahşetiniteşhir eden fotoğraflar çeki. Bu fotoğraf karelerinin vahşeti, yayınlanıp yayınlanmaması tartışmalarına neden oldu. O ise, fotoğraflarını “fotoğrafların dehşeti insanları korkutuyor ama sorun bu nedenle hep konuşuluyor” diye savundu.
Ve….
11 mart 1993
11 MART 1993 Gazeteci Carter'ın yaşamını değiştiren tarihti bu. Portekizli gazeteci Joao Silva, İspanyol gazeteciler José María Luis Arenza ile Luis Davilla ve Japon gazeteci Akio Fujiwara ile birlikte Birleşmiş Milletler'e ait insani yardım gemisiyle Güney Sudan'a gittiler. BM yetkilileri bir köy yakınında kurdukları merkezde mısır dağıtmaya başladı. Kevin Carter bu merkezin dışına çıktı.
Bir kilometre kadar kamptan uzaklaşmıştı ki hayatını değiştirecek olayla karşılaştı: Küçük kız çocuğu kampa doğru gelirken yığılıp kalmıştı ve hemen arkasında ölmesini bekleyen yırtıcı bir kuş/akbaba vardı.
Kevin Carter akbabayı korkutup kaçırmamak için 10 metre kadar yaklaştı. Ve…
Fotoğraf makinesinin deklanşörüne bastı.
İki hafta sonra…
Fotoğraf New York Times'ta yayınlandı. Fotoğraf bir sonraki gün dünyanın pek çok yerinde yayınlandı. İnsanlar fotoğraftaki minik kız çocuğunun kaderini sormak için gazetelerle temasa geçti.
Sudan'a yapılan insani yardımlar patlama yaptı.
Bir yıl sonra…
Nisan 1994'te dünyanın en prestijli gazetecilik ödüllerinden olan Pulitzer Ödülü Kevin Carter'a verildi.
Fakat…
Ödül alınan fotoğraf dünyada büyük bir tartışmaya neden oldu. Kevin Carter fotoğrafı çektikten sonra olay yerinden çekip gitmişti!
Kız çocuğunun akıbeti bilinmiyordu.
Kimi, yardım torbasını alan annesinin gelip çocuğu götürdüğü söyledi. Kimi, kız çocuğunun kalkıp yürüyerek kampa ulaştığını söyledi.
Ancak…
Tartışmalar hiç bitmedi. Hedefteki isim, Kevin Carter idi. “Yardım görevlisi değilim sadece fotoğrafçıyım üstelik bulaşıcı hastalıklar nedeniyle hiç kimseye dokunmamamız konusunda uyarılmıştık” açıklamasını yaptı. Bu talihsiz açıklama tepkileri büyüttü.
Öyle ya…
Eline dokunmadan da yapacakları vardı kuşkusuz.
“Vahşet Paparazzisi” gibi ağır sözlere dayanamadı; ruh sağlığı bozuldu.
Tarih: 27 Temmuz 1994.
Kevin Carter pikabını Johannesburg banliyösü Parkmore'ne sürdü. Çocukların oyun oynadıkları Eğitim Merkezi'ne park etti.
Kulağına walkman taktı. Ve… Pikabın egzosunu, oturduğu yere vererek intihar etti.
Arkasından şu mektubu bıraktı:
“Ben gerçekten, gerçekten üzgünüm. Yaşamın acı nafaka … … para için sevinç kiralık … telefon olmadan … … para depresif yok noktaya parayı sevinç geçersiz kılar Borçlar … para !!! … ben katil cellatların sorumsuz deliler, sık sık polisin, açlıktan ya da yaralanan çocukların … cinayetleri ve cesetler ve öfke ve acı anıları canlı peşindeyim ben .. . Ben katılmak için gitti Ken Ben şanslı olduğunu olursam.”
“Şanslı” bulduğu Ken; Ken Oosterbroek idi; foto muhabiriydi ve 18 Nisan 1994'te bir çatışmayı görüntülerken öldürülmüştü. Aralarında Kevin Carter'ın bulunduğu gazetecilerin kurduğu “Bang Bang Kulübü” üyesiydi…
Kevin Carter'ın ardından…
Savatage ve Manic Street Preachers gibi müzik grupları şarkılar yaptı.
Amerikalı yazar Mark Z. Danielewski, “House of Leaves” adlı romanını yazdı.
Yazar Masha Hamilton bir kitabını ona ithaf etti.
Taylor Kitsch'in oynadığı “Bang Bang Kulübü” film oldu.
Sonuçta…
Bugün hâlâ Kevin Carter'ın fotoğrafı, “etik mi değil mi?” diye tartışılıyor.
Ama kimse…
Sudan'da petrol için kimlerin iç savaş çıkardığını; ülkeyi kimlerin böldüğünü ve insanları kimlerin açlığa mahkum ettiğini yazmıyor-tartışmıyor!
PULİTZER ÖDÜLLÜ FOTOĞRAFI
KEVİN CARTER' 1994 Pulitzer ödülü (Akbaba ve küçük kız)
Bir dönem sinemanın, sahnelerin yıldızı olan Müslüm Gürses’in eşi Muhterem Nur’un hayatı kitap oldu. Asıl adı Olga olan, bebekken ölüme terk edilen, 12 yaşında tecavüze, 14 yaşında enişte tacizine uğrayan ve kitabın adında yazdığı gibi ‘ömrünce ağlayan’ ancak her zaman dimdik duran bir kadının hikâyesi bu. Muhterem Nur ile buluştuk, “Artık gerçekler bilinsin” diyerek anlattığı acılarını, bitmeyen sızısını paylaştık.
- Kitabın adı ‘Ömrümce Ağladım’. Sahiden de ömrünüzce ağlamışsınız. Hayatınızı anlatmaya nasıl karar verdiniz?
Biliyorsunuz, insanlar unutuluyor. Böyle bir kitap yazdığım zaman belki 20-30 sene sonra arkadan gelenler bizi hatırlar, belki “Bir Muhterem Nur varmış” der. Yeğenlerim çocuklarına anlatır.
- Çok zor bir hayat yaşamışsınız. Aslında dramınız doğumunuzla başlıyor. Biz de oradan başlayalım. Nerede doğdunuz, nasıl doğdunuz, anlatır mısınız?
Ben dünyaya doğmakla hata yapmışım. Veya beni doğuran hata yapmış. Annem okul zamanında hocasıyla bir arkadaşlık kuruyor. Evli bir adammış. Ben onun resmini bile görmedim.
- Hiç merak etmediniz mi?
Hayır merak etmedim, çünkü annem 16 yaşında onun yüzünden ölmüş. Eğer anneme sahip çıksaymış, “Ben evliyim, çocuğum var” diye doğruyu söyleseymiş annem ölmeyecekmiş. Kim olsa o yaşta âşık olur. Bir de üstelik hamile kalmış.
- Aileden kimse biliyor mu hamile kaldığını?
Hocası ona yüz çevirince arkadaşına söylemiş hamile olduğunu. Zaman da geçiyor bir yandan. Arkadaşı da çocuk tabii, herkese söylemiş. Büyükbabamı Kosova’dan çağırıyorlar, Belgrad’a geliyor.
- Bu arada babanız nerede?
Ortadan kayboluyor. Büyükbabam onun evine gidiyor, karşısına çocuklu bir kadın çıkıyor. “Eşim yok” diyor. Sonra büyükbabam annemin yanına gidiyor, onun kolundan tutarak sürüklüyor, evimize götürüyor. Kimsenin bilmesini istemediği için aşağıdaki şarap mahzenine kapatıyor, “Doğum yapana kadar burada kalacaksın” diyor.
- Hamile bir kadını mahzene bırakıyor, öyle mi?
Evet, düşünün. Camı penceresi olmayan, hava almayan bir yere. O günden sonra annem Şira, mahzenin soğuğuna mahkûm oluyor. Ablalarının gizli gizli verdiği yemekler dışında boğazından tek bir lokma geçmiyor. Altı ayı doldurmak üzereyken sancısı tutuyor. Çığlıkları mahzeni inletiyor. Evdekiler yılbaşı gecesi olduğu için sofradalar. Teyzem Şivga şarap alma bahanesiyle kardeşine bakmak için mahzene iniyor. Annem yerde yatıyor, ben doğuyorum. Ailenin ebesi Raziye’yi çağırıyorlar. Büyükbabam ona diyor ki, “Al bunu, karların ortasına bırak”.
- Ölüme mi terk ediyor?
Evet, “Hayvanlar yesin” diyor. O zaman ölseydim hiçbir şey duymayacaktım, şimdi bin kere ölüyorum, çok şey duyuyorum. Keşke o zaman ölseydim. Alıyor kadıncağız beni bir Türk camisine götürüyor. Merdivenin başına bırakıyor ki, namaz kılmaya gelenler görsünler. Karşı evin bahçesine saklanıp gözlüyor. Ama kimse bakmıyor, kar, tipi üstümü kaplamış. Kadıncağız yeniden gelip beni alıyor.
- Sonra nereye götürüyor?
Kendi evine. Hiç değilse birkaç gün bakabilir diye. Aklına Manastır’dan tanıdığı Havva geliyor. Dul bir kadın. Biraz para karşılığında alıyor beni. Üç aylıkken kaybettiği yavrusunun yerine koyuyor, seviyor.
- Peki sizin adınızı ne koyuyorlar?
Teyzem, Raziye’ye “Bebeği kime teslim ettiysen söyle, adını ‘Olga’ koysun” diyor.
- Teyzeniz sizi neden yanına almıyor?
Çatışmalı günlerin bitmesini bekliyor. 1938’de göçler başlıyor. İki teyzem Türkiye’ye doğru yola çıkıyor. Tekirdağ’a geliyorlar. Göç yolunda tanıştığı iki Türk erkekle evleniyorlar. Ve adları Şevkiye ile Bedriye oluyor. Ve yoksulluk da başlıyor.
- Oysa Kosova’da başka bir hayatları var değil mi?
Tabii, büyükbabam çok zengin. Kosova’nın en engin adamı, bana faydası olmayan bir zenginlik. Kumaş fabrikası varmış. Ama insanlar tarafından pek sevilmeyen biriymiş. Görseydim keşke onu.
- Sonra…
Sonra o kadın ölüyor. Şevkiye Teyzem beni yanına aldırmaya karar veriyor. İki yaşındayım. Beni kaçak sokuyorlar Türkiye’ye. Tekirdağ, sonra da Eyüp Sultan’a geliyoruz. Bu arada ben hiç konuşmuyorum. 1947’de 7 yaşındayken teyzemin oğlu oluyor, kardeşim dediğim Mehmet dünyaya geliyor. Sonra kocası ölüyor ve bir süre sonra “Tek başına bir kadın, hem de gavur! Yalnız kalmasın” demişler. Bir daha evleniyor.
- Okula başladınız mı?
Evet ama nüfus cüzdanı gerekiyordu. Muhtar hallediyor. 1930’da ölen Keşanlı Kamber Hasan Kısa’nın adı yazılıyor baba haneme. Adım da Muhterem oluyor, Muhterem Kısa.
- Sevdiniz mi okulu?
Çok seviyordum. Ama sessiz bir çocuktum. Bana öğrenciler ‘dilsiz’ ya da ‘gavur’ diyordu. Ortaokulda beni herkese karşı koruyan Hakkı Öğretmen’i çok seviyordum.
- Okulu bitirdiniz mi?
Bitiremedim.
- Neden?
Bir pazar günü teyzemin Rami’de oturan arkadaşına gittik. Bir gecekondu mahallesiydi. Bir yanı inşaat bölgesiydi. Evin çocuklarıyla sokakta oynamaya çıktım. Başıma bir kaza geldi. Bütün aileler çocuklarına dikkat etmeli. Gün oluyor dalıyorlar, çocuklar dışarıda oynuyor, neredeler, başlarına ne geldi haberleri olmuyor.
- Sizin başınıza ne geldi?
Saklambaç oynuyorduk. İnşa edilmekte olan duvara yüzümü dönüp saymaya başladım: “1-2-3…” Bir sessizlik oldu. Yavaşça arkama döndüm. Karşımda dev gibi bir adam gördüm. Tam bağıracakken, yüzüme sert bir tokat indirdi. Elleriyle ağzımı kapattı. Ne kadar çırpınsam da fayda etmedi.
Muhterem Nur 150’yi aşkın filmde rol aldı.
- Tecavüz mü etti?
Henüz 12 yaşındaydım ve evet tecavüze uğradım. Balat hastanesinde gözümü açtım. Beni gecekonduları için toprak almaya gelen kadınlar bulmuş. Bir bakıyorlar, iki tane ayak, belden aşağı bir çocuk. Bayılmışım, herhalde kafamı taşa vurmuşum. Kendime geldiğimde çok utandım. Okula gidemedim.
- Utandığınız için okulu mu bıraktınız?
Evet, bir gazeteye manşet olmuştum. “Eyüp’te bir kız çocuğuna tecavüz edildi” diye haberlerçıkmıştı. Seviyordum okumayı, öğretmenlerimi seviyordum ama utanıyordum, bir daha gidemedim.
- Bu ülkede her gün kadınlar tecavüze, tacize uğruyor. Bu haberleri izlediğinizde ne yaşıyorsunuz?
Hepsine çok üzülüyorum. Tüylerim diken diken oluyor. Bunu yapanlara en büyük cezanın verilmesini istiyorum. Münevver Karabulut ve Özgecan cinayetlerine bakın. Çok üzüldüm, dünyanın en güzel çocukları böyle gidiyor.
- Sizin hayatınıza bu olay nasıl yansıdı?
Herkesten utandım.
- Erkeklerle ilişkinizi etkiledi mi?
Etkilemez mi? Ben erkeklerden nefret ettim. 18 yaşıma kadar bir tek erkek istemedim ki yanıma yaklaşsın.
- Korktunuz mu?
Hem korktum hem garip geldi. Hiç düşünmedim. İnsanın sonra neyse ki duyguları değişiyor. Benden epey büyük bir adama karşı zaafım oldu.
- Memduh Ün’den bahsediyorsunuz?
Evet. Birlikte filmler yaptık.
- Atlamadan gidelim. Tecavüze uğruyorsunuz ama bitmiyor. Bir de teyzenizin ikinci kocasıyla problem yaşıyorsunuz…
O da çok kötüydü. Çünkü o problem Eyüp Sultan’da başladı. Adam çok alkol alıyordu. Annem işe gidince bana saldırıyordu. Ama bir şey yapmadı. Ayıp yerlerini göstermeye başladı. Ben çok korkuyordum.
- Tecavüzden ne kadar sonra?
13-14 yaşına kadar çok rahatsız etti. Edep yerini gösteriyordu bana. Çok tedirgindim. Tecavüze kalkıştı ama annem yakaladı ve onu dışarı attı. O yüzden anneme hayatımı adadım.
- Sonra annenizle birlikte bir hayat mücadelesine başlıyorsunuz.
Mahallemizde bir Yıldız Abla vardı, sahneye çıkıyordu. Onu izliyordum. Ne kadar güzel elbisesi varsa ipe asıyor, gösteriş yapıyordu. “Yıldız abla bunları nereden aldın” diye sorunca “Gel seni de Beyoğlu’na götüreyim” dedi. O güne kadar gecekondudan ve Eyüp Sultan’dan başka yere gitmemiştim, rüya gibiydi. Üzerimde okul önlüğüm vardı, zaten başka giyecek bir şeyim yoktu.
- Etkilendiniz mi?
Evet. Tüm binalar çok yüksek geliyordu.
- Sonra bir daha gittiniz mi?
Tabii. Mahalle ve okul arkadaşım Zeren ile gittik ikinci kez. O gün hayatım değişecekti.
- Nasıl?
Gazetede ‘artist aranıyor’ ilanını görmüştüm. Otobüse bindik, gittik. Ağa Cami önünde bir adamla karşılaştık. Bir sağıma bir soluma baktı, “Çok güzel burnunuz var” dedi. Korktum. Eyvah beni kaçıracaklar diye düşündüm. Adam dedi ki, “Ben sanatçıyım, senaryom var”. Ertesi gün giyinip tek başına film şirketine gittim. Ve filmlerde oynamaya başladım.
- Hayatınıza zamanla Memduh Ün giriyor. Fakat ondan ayrılmak istiyorsunuz. O da size ‘Şöhretin biter’ diyor, ayrılmıyorsunuz...
10-11 filminde başrol oynadım, beraber çalıştık. Bana hep akıl veriyordu, benden ayrılırsan düşersin diye. Ben de korkuyordum. Fakat bu adam kıskançtı, hırpalıyordu beni. Saçımın içinden kesiyordu mesela. Benden hırsını öyle alıyordu.
- Neden?
Funda filmini oynadım. Ahmet Mekin’den kıskandı. Kenan Pars’tan kıskandı. Çok hırpaladı. Yok diz kapağımdan aşağısı açılmış. Yani o kadar rahatsız ediyordu ki, nefret ediyordum artık. Son filmi çekeceğiz, “Bu bitsin, ayrılalım” dedim. Baktım kadroda yokum ertesi gün. “Niye beni çıkardın” dedim. “Fatma’yı alacağız (Girik)” dedi. “İyi” dedim. Zaten yalnız kalmayı dört gözle bekliyordum. Ayrıldık.
- Şöhret sizin için çok mu önemliydi?
Şöhretim uçacak diye korkuyordum. Bugünkü kadar kolay da değildi şöhret olmak. Bizim okulumuz yoktu. Annem para biriktiriyordu. Mesleğim hem kolay hem zevkliydi. Âşık oldum mesleğime. O bitti mi ben biterim diye düşünüyordum. Evlenmeyi hiç düşünmedim.
- Ama evlendiniz. Hem de bir aşk evliliği değildi…
Artist dergisinden Recep Ekicigil, “Evlendin diye dergiye kapak olursun, çok iyi reklamın olur” diyerek beni evliliğe ikna etti. O zamanlar sinemada durgunluk var, herkes reklam peşinde. Işın Kaan Köseoğlu’yla onun yedek subaylık yaptığı Kars’ta evlendik. Ben meşhurum bu arada, Kars’ta el üstünde karşılandım. Ama yine de şaşkındım nasıl evlendiğime.
- Karı-koca hayatı yaşadınız mı?
Yok, öyle bir şey yaşamadık. Benim hoşuma gitmeyen varlık budalası biri. Ama ailesi çok iyiydi. Bu çocuk nasıl böyle küstah çıkmış bilmiyorum. Durmadan içiyordu. Ben de çocukluğumu hatırlıyor, içkili eniştemin yaptıkları aklıma geliyordu. Sonra zaten İstanbul’a film çekimi için geldim, bir daha dönmedim.
KAFAMI GÖZÜMÜ DE KIRSA BEN BUNU DÜZELTECEĞİM!
- Neden Müslüm Gürses dışında beraber olduğunuz erkekler sizin sırtınıza bu kadar yük oldu?
Ben çok enayiyim. Merhametli biriyim. İnsan karşımda süklüm püklüm durunca sevmesem de üzülüyorum. Karşımdaki de kurnaz işte.
- Pişman oldunuz mu?
Hayatımın en büyük yükleriydi.
- Siz hiç mutlu oldunuz mu?
Tabii. Müslüm (Gürses) ile geçen her günüm güzeldi.
- Aslında o da size şiddet gösteriyor.
İçtiğinde evet. Kaburgalarımı kırıyor, saçlarımı eline doluyor. Ama sonra kendine gelince çok üzülüyordu. “Elim kırılsaydı yapmasaydım” diyordu. O, “Elim kırılsın” dediğinde benim içim sızlıyordu. “Olsun” diyordum, “Kafamı gözümü de kırsa ben bunu düzelteceğim!” Öfkesini, o acı şarkılar eşliğinde içtiği içkinin nedenini anlıyordum. Müslüm’ün hikâyesi dramatikti. Ben onu bırakmayacaktım.
- İçkiden nefret ediyorsunuz ama hep karşınıza çıkıyor.
Nefret ediyordum, çünkü içki bana hep üvey babamı hatırlatıyordu.
- Zaman her şeyin ilacı oldu mu?
Geride kalanlar benim için pislikti.
- Nasıl bir hayatınız olsun isterdiniz?
Benim düşündüğüm hayat kocamla bulduğum hayattı. Keşke Müslüm ilk yıllarıma gelseydi, ben onu sahneye de o kadar yormazdım. Ama yazık ki çok geç zamana tesadüf etti. Yaşı benden çok küçük. Ama benden büyükmüş gibi çekinirdim. Olgun bir adamdı. Sert görünümlüydü ama çok merhametliydi.
- Beraber en çok ne yapmayı severdiniz?
Seyahat etmeyi severdik. Çünkü kendimizi buluyorduk. Dilediğim gibi kocama sarılıp dolaşamıyordum, utanıyordum. Şimdi asla yurtdışına gidemiyorum. Zaten onun yanına gömülmek için de hiçbir yere gitmiyorum.
Muhterem Nur’un anlattığı, Gülşen İşeri’nin kaleme aldığı ‘Ömrümce Ağladım’ Doğan Kitap’tan çıktı.
İki acılı insanın hayatının kesişmesiydi Gürses ve Nur’un aşkı. Birlikte oldukları 33 yıl boyunca birbirlerinin acılarını onardılar…
KİTABIN YAZARI GÜLŞEN İŞERİ: BU ACIYI KEMİKLERİME KADAR HİSSETTİM
- Muhterem Nur ile ne zaman, nerede tanıştınız?
Sanıyorum 2013 yılının Eylül ayıydı. Yani Müslüm Gürses’in ölümünün üzerinden 6 ay geçmişti. Bir proje geldi bana: Müslüm Gürses filmi... Benden Müslüm Gürses hakkında araştırma ve röportaj yapmam istendi. Bunun için de ilk başvuracağım kişilerden biri Muhterem Nur’du. İlk buluşmamız Bahçelievler tarafında bir kafede oldu. O zamanlar Muhterem Nur Bakırköy’de oturuyordu. O gün aslında hiçbir bir şey konuşmadık. Birbirimizi tanımaya çalıştık, çünkü bu bir günlük bir röportaj değildi. Bir sonraki hafta tekrar buluştuk, bir baktım ki üzerinden bir yıl geçmiş. Müslüm Gürses’in hayatına dokundukça Muhterem Nur’un hayatının içinde buldum kendimi. Her ikisinin hayatındaki acılara baktım, baktıkça derin bir hikâyeye döndü anlatılanlar...
- Kitabı yapmaya nasıl karar verdiniz?
Müslüm Gürses filminin senaryosunu Hakan Günday yazdığında biz Muhterem Nur’la farklı bir yola girdik. 1940’larda Kosova’da başlayan bir kadın hikâyesi vardı. Bu ülkede unutulan, yok sayılan bir kadın hikâyesi. Var olma savaşı vermiş, kendini var etmek için mücadele etmiş bir kadın hikâyesi... Çocukluğu yoksullukla geçmiş, genç kız olma çağında vahim bir olay yaşamış, ardından sinema, sinemadaki sömürünün en somut örneği bir kadın... Evet, bir Muhterem Nur kitabı için yola çıkmadım ama aradan geçen zaman diliminde Muhterem Nur “Benim hayatımı kitap yapar mısın” dediğinde o kadar gururlandım ki! Çok zor olacağını bile bile “Tamam” dedim. Yaşadıklarını bildiğim için nasıl kaldırabilirim bu süreci diye evet, çok düşündüm.
- Neler yaşadınız birlikte?
Öncelikle yaşadıklarından dolayı güvenini kazanmak çok zaman aldı. Evinde kalmaya başladığımda her ikimiz de birbirimize çok güvendik. Ben Sarıyer’de oturuyorum, Muhterem Nur, Müslüm Gürses’in ölümünün ardından Beylikdüzü’ne taşındı. O uzun yolda düşündüğüm tek şey vardı: Bu hikâyede Muhterem Hanım’ı üzüyor muyum? Sonrasında anlatmasının kendisine çok iyi geldiğini gördüm. Ağladı, üzüldü... Birlikte geçirdiğimiz zamanlarda neredeyse her pazar mezarlığa gittiğimizde ve mezarı başına oturduğunda birbirlerine nasıl sarıldıklarını gördüm. Muhterem Nur o mezar taşına tutunmuştu ve oradan güç alıyordu.
- Zorlukları neydi?
Burada iki şey vardı: Müslüm Gürses hikâyesi ve Muhterem Nur’un hikâyesi. Bana emanetti, bu çok ağırdı! Her konuşma sonrasında geceleri hiç uyuyamadım. Ben mezarlıklara gitmem genelde, ama Müslüm Gürses’in mezarında buldum kendimi. Muhterem Nur’un onun mezarı başında gözyaşı dökmesine tanıklık ettim. Bir mezar taşı kaç gözyaşına denk gelir bilmem ama bu acıyı kemiklerime kadar hissettim. Bu acının da ötesinde az önce söylediğim gibi bir kadının var olma savaşıydı bu ve bu savaştan her şeye rağmen güçlü bir kadın çıkmıştı. Evet zordu, bir kadın olarak Muhterem Nur’un hayatına dokunmak sadece beni yakmadı kavurdu da... Meslek hayatım boyunca insan hikâyesine önem verdim, çok kişinin hikâyesini yazdım, onlarla birlikte ağladım ama Muhterem Nur’un hikâyesi Türkiye’nin her dönemine denk gelen bir hikâyeydi. Balkanlar Savaşı, Türkiye’deki yoksulluk, gecekondu, sinema sektörünün sömürüsü ve ‘erkek’ bir dünyaya karşı kadınların verdiği mücadele; zordu tabii...
KİTAPTAN…
YERİNİ FATMA GİRİK ALDI
Üç Arkadaş filmi Muhterem Nur’un sadece star olmasına değil, Memduh Ün’le arasının açılmasına da neden olacaktı. Ün, Muhterem Nur’u Fikret Hakan’dan kıskanmıştı. Artık birlikteliklerinde çatlaklar oluşmaya başlamıştı. Muhterem Nur filmde diz kapağının üzerinde etek giymişse evde kıyamet kopuyordu. Artık bunalmıştı; “Göğsünün düğmesi niye açık, bacağın niye açık? Fikret Hakan ile aranda ne var?” gibi sorular onu yavaş yavaş soğutmuştu Memduh Ün’den. Bu kıskançlıklar yüzünden Muhterem Nur’un saçlarını tutam tutam kesmişti. (…) Murada Ereceğiz adlı filmin hazırlıkları devam ederken Muhterem Nur da filmde oynayacağını zannediyordu. (…) Ancak filmde oynaması için Fatma Girik’le anlaşma yapmıştı Memduh Ün. (…) Yıllarca Fatma Girik’in Muhterem Nur’a söylediği şey gerçek olmuştu: “Bir gün sevgilini elinden alacağım.”
MÜSLÜM GÜRSES İLE BİRLİKTELİK
Londra turnesi için yola çıktıklarında, Müslüm Gürses’in öfkeli yapısını tanımıştı Muhterem Nur ama o öfkenin kendisine yönelik fiziksel şiddete uzanacağını tahmin etmiyordu. Müslüm Gürses o dönemler alkolü iyice artırmıştı. Alkol alınca bambaşka bir adama dönüşüyordu. Muhterem Nur onun bu hallerine üzülüyordu. İstese ayrılırdı ama onu bu kurtlar sofrasında bırakmaya gönlü elvermiyordu. (…)
Londra’da çok lüks bir gazinoda sahne aldılar. Sahne sonrası alkol aldı Müslüm Gürses. Pansiyona doğru giderken sert bir şekilde Muhterem Nur’a vurdu. Herkes şaşkındı. Yere kapaklandı Muhterem Nur, dizleri paramparça oldu. Ayağa kalkıp kaçmaya başladı, Müslüm Gürses de peşinden. (…) Arkadan koşarak gelen Müslüm bağırıyordu: Öldüreceğim seni!